Amerika Birleşik Devletleri bir kez daha dünyaya şunu ilan etti: Gücü olan hukuku yazmaz, hukuku çiğner. Venezuela’ya yönelik askeri müdahale, artık diplomatik bir hata ya da stratejik yanlış olarak açıklanamayacak kadar çıplak, kaba ve pervasızdır. Bu, modern çağın süslü ambalajlara sarılmış devlet korsanlığıdır.

Washington, kendisini hâlâ küresel düzenin hakemi sanmaktadır. Ancak gerçek şudur: ABD, bugün uluslararası hukukun koruyucusu değil, en büyük tehdididir. Egemen bir devlete bombalar yağdırmak, liderini zorla alıkoymak ve bunu “demokrasi” etiketiyle pazarlamak; hukuk değil, sömürgeci bir zihnin refleksidir. ABD’nin Venezuela’da yaptığı şey, güç zehirlenmesinin sahaya yansımış halidir.

Birleşmiş Milletler Şartı mı? ABD için yalnızca işine geldiğinde hatırlanan, aksi durumda çöpe atılan bir metindir. Güç kullanma yasağı, egemenlik ilkesi, devletlerin iç işlerine karışmama prensibi… Bunların hiçbiri Washington’un askeri haritalarında yer almaz. Çünkü ABD için hukuk, zayıfları bağlayan bir pranga, güçlüler için ise aşılması gereken bir engeldir.

Bu müdahale ne meşru müdafaadır ne de uluslararası toplum adına yapılmış bir eylemdir. Bu, açıkça yetkisiz, kibirli ve saldırgan bir güç gösterisidir. ABD, yine dünyaya şu mesajı vermektedir: “Kurallar sizin içindir, benim için değil.”

TÜRKİYE’NİN DURDUĞU YER: AKLIN, HUKUKUN VE DEVLET CİDDİYETİNİN TARAFI

Bu küresel hoyratlık karşısında Türkiye, vakarını ve devlet aklını koruyan nadir aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamaları, Washington’un hoyratlığına karşı hukuki ve ahlaki bir duruş niteliğindedir.

Dışişleri Bakanlığı açık ve net bir şekilde, Venezuela’nın istikrarına, egemenliğine ve halkının huzuruna vurgu yapmış; tüm tarafları itidale davet etmiştir. Bu çağrı, ABD’nin gürültülü silah sesleri arasında duyulmak istenmeyen ama tarihe not düşen bir uyarıdır. Türkiye, bu açıklamayla şunu söylemektedir:
Uluslararası sistem, ABD’nin keyfine göre şekillenecek bir oyun alanı değildir.

Türkiye’nin resmi tutumu; güç tapıncına değil, hukuka dayalı diplomasiye yaslanmaktadır. Ankara, krizlerin çözümünün ancak uluslararası hukuk çerçevesinde mümkün olabileceğini vurgulayarak, ABD’nin zorbalığını diplomatik nezaketle ama net biçimde mahkûm etmektedir. Bu tutum, ABD’nin saldırganlığıyla Türkiye’nin devlet ciddiyeti arasındaki farkı açıkça ortaya koymaktadır.

Uluslararası hukuk son derece açıktır: Bir devlet, başka bir devlete karşı silahlı güç kullanamaz. İstisnalar bellidir ve sınırlıdır. Venezuela örneğinde bu istisnaların hiçbiri yoktur. Ne Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı vardır ne de meşru müdafaayı gerektirecek bir saldırı.

Dolayısıyla ABD’nin müdahalesi hukuki değil, yasadışıdır. Bu eylem, uluslararası hukukun ihlali olmanın ötesinde, küresel düzenin altını oyan bir sabotajdır. ABD, her bombayla yalnızca Venezuela’yı değil, hukukun evrensel iddiasını da hedef almaktadır.

ABD’nin asıl korkusu demokrasi eksikliği değil; kontrol edemediği iradelerdir. Venezuela meselesi, insan hakları değil; itaat etmeyen devletlere verilen bir gözdağıdır. Bu, emperyal reflekslerin güncellenmiş ama özü değişmemiş halidir.

ABD, bugün gücüne güvenerek hukuku aşağılamaktadır. Ancak tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Hukuku yok sayan her güç, er ya da geç hukukun enkazı altında kalır. Venezuela’ya atılan her bomba, ABD’nin küresel meşruiyetinden kopan bir parçadır.

Türkiye’nin resmi duruşu bu noktada berraktır: Egemenlik kutsaldır, hukuk pazarlık konusu değildir. Dünya, ABD’nin silahlarına değil; hukuka, diplomasiye ve devlet aklına muhtaçtır.

Ve unutulmamalıdır:
Zorbalık geçicidir, hukuk kalıcıdır.