Karne tartışmaları üzerinden kopan fırtınayı izlerken ister istemez şaşırıyorum.
Bir ülke düşünün; dijital bağımlılık, ekran süresi, müfredatın çağ dışı kalması, çocuklarda dikkat dağınıklığının patlama noktasına gelmesi gibi devasa sorunlar varken, bütün enerjiyi bir belgenin köşesindeki Atatürk fotoğrafına yoğunlaştırıyor.
Bu tartışmanın absürtlüğü neredeyse mizahı bile aşıyor. İnsan kendine sormadan edemiyor: Biz gerçekten eğitim konuşmaya hazır bir toplum muyuz, yoksa sadece tartışma yaratmayı mı seviyoruz?
Çünkü gerçek şu: Resmi karnelerden Atatürk fotoğrafı kaldırılmadı.
Bunu bizzat Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin söyledi. “Bu iddialar tamamen gerçek dışıdır” dedi.
Ancak sosyal medya dediğimiz o dipsiz kuyu, gerçekleri yer çekimine meydan okurcasına ters yüz etme konusunda her zamanki gibi büyük bir iştahla hareket etti. Bir belgedeki tasarım farkı bir anda rejim tartışmasına dönüştü. Hangi ülkede yaşıyoruz? Bir görselin yer değiştirmesi, ülkenin temel değerlerini yerinden oynatacak bir sarsıntı yaratacaksa, asıl sorgulanması gereken o değerlerin neden bu kadar kırılgan hale geldiği değil midir?
Siyasi cephede ise tam bir fırsat yarışı yaşandı. Bazı muhalefet temsilcileri durumu “Cumhuriyetle hesaplaşma” başlığına taşıdı. Bu hamle, siyaset sahnesinin klasik reflekslerinden biri. Kolay ve hızlı sonuç verir; gerçek bir analize ihtiyaç duymaz. Bakanlık “niyet okuyuculuğu” demekle yetindi ama belli ki polemik ortamı çoktan ateşlenmişti.
Bir tarafta heyecanla yangın çıkaranlar, diğer tarafta aynı hızla yangın söndürmeye çalışanlar. Oysa rengini her kafadan bir sesin belirlediği bir tartışma, daha baştan sağlıksızdır.
Bu gürültünün içinde en sağduyulu cümleyi belki mizah söylüyor. Atatürk bir karnede değil; bu ülkenin zihin haritasında duruyor. Eğer bir toplum Atatürk’ü yalnızca bir fotoğraf üzerinden konuşuyorsa, demek ki mesele fotoğrafın kaldırılması değil, düşüncenin zayıflaması ihtimalidir. “Atatürk karneden kalktı” cümlesi zaten başlı başına komik.
Bir liderin tarihi misyonu, bir belgenin tasarım formatına bağlı olabilir mi?
Sanki toner bitince Cumhuriyet kendiliğinden silinecekmiş gibi davranıyoruz. Bu kadar kırılgansak, problem fotoğrafta değil, bizim zihin dünyamızdadır.
Ben bu tartışmayı çok anlamsız buluyorum. Simgeler önemlidir, ama simgeler üzerinden koparılan gürültü bazen manayı öldürür. Bir liderin gerçek etkisi, bulunduğu çerçevenin değil, bulunduğu düşünsel alanın genişliğinde ölçülür. Atatürk’ün fotoğrafını karneden almak mümkün olabilir belki ama Atatürk’ü akıldan ve adaletten çıkarmak mümkün değildir. Bir toplumun hafızası bir görselle değil, bir bilinçle ayakta durur. O bilinç güçlüyse, hiçbir belge onu zayıflatamaz. Zayıfsa, yüz tane fotoğraf koysanız bir anlamı olmaz.
Asıl üzerinde konuşmamız gereken şey ise bambaşka. Çocuklar ekran başında günde saatlerini kaybediyor. Dijital bağımlılık, klasik bağımlılık türlerinden daha hızlı ve yıkıcı ilerliyor. Müfredat 21. yüzyılın dinamiklerine cevap vermekte zorlanıyor. Veri okuryazarlığı, algoritmik düşünme, yapay zekâ adaptasyonu, problem çözme, bilimsel üretim gibi alanlarda geride kalıyoruz. Okul, çocuğa çağın gerektirdiği yetkinlikleri sunamaz hale gelirse, o çocuğun geleceği kimin fotoğrafının hangi köşede olduğundan çok daha büyük bir problemle karşı karşıyadır.
Bu nedenle karne tartışmalarını izlerken içimde tuhaf bir ironi hissi birikiyor. Sanki bir fenerin üzerindeki tozla meşgulüz; o sırada etrafımızı saran fırtınayı görmüyoruz. Eğitimdeki gerçek kriz, belge tasarımının değil; zihinsel dönüşümün gecikmesidir. Fotoğraf tartışmalarının içinde kayboldukça, çocuklarımızın kaybettiği zamanı geri getirmek mümkün olmayacak.
Bu tartışma yersizdir, anlamsızdır, sembolik bir sis perdesinden ibarettir. Hakikat ise çok daha ciddi: Atatürk bir karneye sığmaz. Onu gerçekten kaybetmek isteyen bir toplumun önce düşünce tembelliğinden kurtulması gerekir. Gerçek kayıp, bir fotoğraf değil; bir bilincin körelmesidir.