Ülkemiz de siyasi parti genel başkanlarının doğrudan tüm üyeler tarafından seçilmesi,ilk bakışta “daha demokratik” görünen;fakat Türkiye siyasetinin gerçek işleyişi dikkate alındığında oldukça sorunlu,hatta parti kurumunu zayıflatabilecek bir öneridir.
Mevcut hukukta parti genel başkanı, büyük kongre tarafından gizli oyla seçilir;büyük kongre ise seçilmiş delegeler ve tabii üyelerden oluşur.
Yani sistem, doğrudan üyelik iradesinden çok, teşkilat süzgecinden geçmiş temsil esasına dayanır. Bu modelin eksikleri vardır; fakat çözüm, partiyi tüm üyelerin anlık eğilimlerine teslim etmek değildir.
Siyaset sadece sandık kurmak değildir. Siyaset; teşkilat disiplini, dava sadakati, program bütünlüğü, kriz yönetimi, finansman, medya baskısı, yerel dengeler ve devlet-toplum ilişkilerini aynı anda okuyabilme sanatıdır. Genel başkanlık da yalnızca popülerlik makamı değil; partinin hafızasını, yönünü, stratejisini ve siyasal ağırlığını taşıyan merkezdir.
Türkiye’de parti üyeliği her zaman bilinçli, aktif ve ideolojik aidiyete dayalı değildir. 2026 başında Yargıtay kayıtlarına göre Türkiye’de 188 siyasi parti faaliyet göstermekte; bazı partilerin üye sayıları milyonlarla ifade edilmektedir. Bu kadar geniş üyelik kütlesi içinde pasif üyeler, konjonktürel üyeler, yerel menfaat ilişkileriyle yazılmış üyeler ve rakip odakların yönlendirebileceği üyeler bulunabilir.
Böyle bir yapıda genel başkanı tüm üyeye seçtirmek, “millet iradesi” değil; çoğu zaman örgütsüz kalabalığın, manipülasyona açık kitlenin ve dış müdahaleye açık siyasi zeminin kapısını aralar.
Bu teklifin en büyük zaafı şudur: Partiyi teşkilat yapan kadro ile partinin sadece kayıtlı üyesi olan kişi aynı siyasal ağırlığa indirgenmektedir. Oysa gece gündüz sahada çalışan, sandık başında bekleyen, mahalle mahalle emek veren teşkilat mensubu ile yalnızca e-Devlet üzerinden üye olmuş pasif kişi aynı belirleyicilikte olamaz. Bu, emeğin hukukunu da teşkilat aklını da zedeler.
Ayrıca böyle bir sistem, genel başkanlığı fikir, kadro ve strateji yarışından çıkarıp popülizm yarışına dönüştürür. En çok bağıran, en çok vaat eden, en çok sosyal medya dalgası oluşturan kişi avantaj kazanır. Parti içi demokrasi adı altında parti içi pazar kurulmuş olur. Liderlik, dava terazisinde değil; anlık beğeni, öfke ve kampanya mühendisliğiyle belirlenir.
Daha da tehlikelisi, rakip siyasi çevrelerin organize üyelik hamleleriyle partilerin iç dengesini bozma ihtimalidir. Türkiye’de siyasetin sert kutuplaşma, bloklaşma ve operasyonel hamlelerle yürüdüğü gerçeği ortadayken; genel başkanlık seçimini tüm üyelere açmak, partiyi dış müdahaleye karşı savunmasız bırakabilir. Bu, demokrasi değil; kurumsal güvenlik zafiyetidir.
Parti genel başkanı, yalnızca üyelerin hoşuna giden kişi değil; devleti, milleti, teşkilatı, tabanı, seçmeni, ittifakları ve krizleri birlikte okuyabilen kişidir. Bu makam, alkışla değil ehliyetle; kalabalıkla değil liyakatle; kampanya gürültüsüyle değil siyasi basiretle taşınır.
Elbette parti içi demokrasi güçlendirilmelidir. Fakat bunun yolu genel başkanlığı üyelerin doğrudan oyuna açmak değildir. Asıl yapılması gereken; delege seçimlerini şeffaflaştırmak, il ve ilçe kongrelerini daha rekabetçi hâle getirmek, teşkilat performansını ölçmek, üyelerin görüş bildirme kanallarını artırmak ve karar süreçlerinde istişare mekanizmalarını kurumsallaştırmaktır.
“genel başkanı üyeler seçsin” teklifi kulağa demokratik gelen fakat siyasetin gerçek tabiatını ıskalayan romantik bir öneridir.
Parti, kalabalığın dalgasına değil; teşkilatın aklına, davanın omurgasına ve kurumsal hafızanın istikrarına yaslanmalıdır.
Çünkü siyasette her çoğunluk hikmet üretmez; bazen çoğunluk, iyi örgütlenmiş bir savrulmanın adı olur.