Ünvan Bağımlılığı Sendromu

Türkiye'de bazı insanların görevleri biter, fakat ünvanları emekliye ayrılmaz.

Aradan beş yıl geçer, on yıl geçer, bazen yirmi yıl geçer; fakat kişi hâlâ "Başkanım", "Vekilim", "Müdürüm" veya "Sayın Bakanım" diye anılmak ister. Daha ilginci, çevresindeki insanlar da buna gönüllü olarak iştirak eder. Sanki geçmişte taşınmış bir makam, ömür boyu kullanılacak bir kimlik kartına dönüşmüştür.

Bu durum ilk bakışta bir saygı göstergesi gibi görünse de işin psikolojik derinliklerine inildiğinde çok daha farklı bir tablo ortaya çıkar.

Çünkü insanın kendisini sürekli eski ünvanlarıyla tanımlama ihtiyacı duyması, çoğu zaman güçlü bir özgüvenin değil, tam tersine kimlik bağımlılığının göstergesidir.

Psikolojide buna "rol kimliği bağımlılığı" denilebilir.

Kişi zamanla bulunduğu makam ile kendi benliğini birbirine karıştırır. Başkanlık yapmıştır ama bir süre sonra başkanlık görevi ile kişiliği iç içe geçer. Makam gider fakat zihninde makam kalır. Koltuktan kalkar ama ruhu koltuktan inemez.

Aslında mesele ünvan değildir.

Mesele, ünvan olmadan görünür olamamaktır.

Çünkü üretimiyle, bilgisiyle, karakteriyle, fikriyle veya ortaya koyduğu eserlerle varlık gösteremeyen insanlar, geçmiş görevlerine tutunarak sosyal ağırlık oluşturmaya çalışırlar.

Dikkat edilirse gerçekten büyük insanlar eski görevlerini anlatmazlar. İnsanlar onların görevlerini hatırlatmak zorunda kalmaz.

Bir insanı sürekli eski ünvanıyla tanıtma ihtiyacı hissediliyorsa, çoğu zaman ortada makamın büyüklüğünden çok, kişinin güncel ağırlık eksikliği vardır.

Bu nedenle bazı çevrelerde ünvan adeta sosyal oksijen tüpüne dönüşür.

Ünvan olmadan nefes alamazlar.

Toplantıya girerken eski görevleri söylenmezse rahatsız olurlar.

Protokolde isimlerinin önüne eski sıfatları eklenmezse huzursuz olurlar.

Telefon rehberlerinde bile ünvanlarıyla kayıtlı kalmak isterler.

Çünkü insanlar onları tanıdığında kendilerini değil, geçmişlerini görsün isterler.

Bu durumun bir başka boyutu da Türkiye'nin makam merkezli kültürüdür.

Bizde başarı çoğu zaman yapılan işle değil, oturulan koltukla ölçülür.

Bir insanın kaç kitap yazdığı, kaç proje ürettiği, kaç kişiye fayda sağladığı değil; hangi makamda bulunduğu konuşulur.

Bu yüzden ülkede başkan enflasyonu yaşanır.

Dernek başkanı.

Federasyon başkanı.

Platform başkanı.

Komisyon başkanı.

Kurucu başkan.

Onursal başkan.

Eski İlçe başkanı

Eski başkan.

Her köşe başında bir başkan vardır ama bazen ortada yönetilecek bir yapı bile yoktur.

Çünkü bazı insanlar hizmet etmek için değil,hitap edilmek için makam isterler.

Görev yapmak için değil, "başkanım" denilmesini duymak için mücadele ederler.

Bu yüzden makamı bıraktıktan sonra en büyük travmayı yaşarlar.

Zira yıllarca kendilerine gösterilen saygının ne kadarının şahsiyetlerine, ne kadarının koltuklarına olduğunu ilk kez o zaman fark ederler.

İşte bu noktada eski ünvanlar psikolojik bir sığınağa dönüşür.

Kişi geçmişini sürekli yanında taşır.

Eski fotoğraflar.

Eski protokoller.

Eski ziyaretler.

Eski makamlar.

Eski kartvizitler...

Çünkü bugün konuşulacak yeni başarılar üretilemediğinde insan dünün hikâyelerini tekrar tekrar anlatmaya başlar.

Oysa hayatın tabiatı farklıdır.

Makamlar emanettir.

Görevler nöbet yeridir.

Koltuklar gelip geçicidir.

Gerçek ağırlık ise makamdan indikten sonra ortaya çıkar.

Eğer bir insan koltuğu bıraktığında da aranıyor, dinleniyor, fikirlerine başvuruluyor ve saygı görüyorsa; işte orada şahsiyet makamı aşmıştır.

Ama saygınlık sadece eski ünvanın sürekli hatırlatılmasıyla korunuyorsa, ortada güçlü bir kişilikten çok, geçmişe bağımlı bir ego vardır.

Belki de bu yüzden toplum olarak insanları makamlarıyla değil, bıraktıkları eserlerle değerlendirmeyi öğrenmek zorundayız.

Çünkü ünvanın büyüklüğü geçicidir.

Karakterin büyüklüğü kalıcıdır.

Ve insanın gerçek değeri, kartvizitinde yazanlarda değil; kartviziti elinden alındığında geriye ne kaldığında saklıdır.