Kültürel İktidar ve Yeni Bir Eğitim Paradigmasına Doğru

Sömürgecilik artık askeri işgallerle değil, kavramlarla yürütülüyor. Topraklar değil, zihinler kontrol ediliyor. Bayraklar değil, anlam dünyaları değiştiriliyor. Modern çağın en etkili iktidar biçimi, kendisini görünmez kılan iktidardır ve bu iktidarın en güçlü aracı eğitimdir.

Bugün dünyada hiçbir eğitim sistemi masum değildir. Her müfredat, her kavram seti, her “evrensel bilgi” iddiası; belirli bir dünya görüşünün, belirli bir iktidar tahayyülünün ürünüdür. Eğitim, bireye sadece bilgi kazandırmaz; ona nasıl düşüneceğini, neyi normal kabul edeceğini ve hangi soruları sormaması gerektiğini de öğretir. Bu nedenle eğitim, sadece pedagojik değil; doğrudan politik ve felsefi bir alandır.

Modern eğitim düzeni, insanlığı uzun zamandır örtük bir hiyerarşi içinde sınıflandırmaktadır. Kimileri bilgi üretir, kimileri bilgiyi ithal eder. Kimileri “merkez”dir, kimileri “çevre”. Bu ayrım, zamanla yalnızca devletler arasında değil; bireylerin zihninde de yerleşik bir algıya dönüşür. İnsan, kendi tarihini ikincil, kendi kültürünü eksik, kendi düşüncesini yetersiz görmeye başladığında; artık fiilen sömürgeleştirilmiştir.

Bu noktada asıl mesele, baskının açık olması değildir. Tam tersine, baskının içselleştirilmiş olmasıdır. İnsanlar, başkalarının kurduğu düşünce sistemlerini savunurken kendilerini özgür zannedebilir. Oysa özgürlük, başkasının sorularına doğru cevaplar vermek değil; kendi sorularını sorabilme cesaretidir. Eğitim, bu cesareti üretmiyorsa; itaatkâr ama bilgili bireyler yetiştiriyor demektir.

Modern eğitim insanı “hakikat arayan özne” olmaktan çıkarıp, “doğru bilgiye uyum sağlayan nesne”ye dönüştürmüştür. Bilgi, anlam üretmenin aracı olmaktan çıkmış; performans, ölçüm ve rekabet nesnesi hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, insanı köksüzleştirir. Köksüz insan ise yönünü pusulalarla değil, rüzgârlarla belirler.

Kendi düşünsel köklerinden kopmuş bireyler, küresel iktidar ilişkilerinde edilgen aktörlere dönüşür. Bu edilgenlik, sadece ekonomik bağımlılık üretmez; aynı zamanda kültürel ve ahlaki çözülmeyi de beraberinde getirir. Toplumlar, kendi geleceklerini başkalarının kavramlarıyla inşa etmeye çalıştıkça, kriz kaçınılmaz hâle gelir.

Gerçek bir dönüşüm, eğitimde yüzeysel reformlarla değil; epistemolojik bir kopuşla mümkündür. Bu kopuş, ne dünyadan izole olmayı ne de geçmişe romantik bir dönüşü ifade eder. Aksine, insanın kendi düşünce geleneğiyle yüzleşmesini, kendi kavramlarını üretmesini ve evrensel olanla eşit bir ilişki kurmasını gerektirir. Evrensellik, tek bir merkezin dayattığı normlar bütünü değil; çoğul hakikatlerin karşılaşma alanıdır.

Bugün eğitim üzerine konuşurken, asıl sorulması gereken soru şudur: Biz neyi öğretiyoruz değil; kimin dünyasını öğretiyoruz? Çünkü bilgi tarafsız değildir, eğitim nötr değildir ve gelecek asla kendiliğinden şekillenmez. Gelecek, bugün hangi zihinleri nasıl inşa ettiğimizle doğrudan ilişkilidir.

Eğer daha adil, daha onarıcı ve daha insani bir dünya tahayyül ediyorsak; işe eğitimden başlamak zorundayız. Ama bu kez eğitimi, iktidarın sessiz aracı olmaktan çıkarıp, düşüncenin özgürleştiği bir alana dönüştürerek. Aksi hâlde, özgür olduğumuzu zanneden ama başkalarının kurduğu dünyada yaşayan toplumlar olmaya devam ederiz.

Bugünün dünyasında eğitim; yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda düşünce sistemlerinin özgürleşmesi için bir araçtır. Sömürgeci zihniyetten kurtulmak, eğitim yapılarının, bilgi politikalarının ve kültürel anlatıların dönüştürülmesi ile mümkündür. Ancak bu dönüşüm, yerel bilgi formlarını ve epistemik çeşitliliği merkeze alan bir paradigma değişimini beraberinde getirir. Böyle bir eğitim, yalnızca bireyin değil, toplumun da özgürleşmesine hizmet eder.